Ana Sayfa
Özel Dosyalar
İnsan ve Toplum
İz Bırakanlar
Faydalı Bilgiler
 
Kültür Sanat
Polemik
Sudoku Oyna
Sesli Kütüphane
İletişim
Hakkımızda
Ö. Çetin Engin
Saflık, tarife muhtaç...
İrfan Atasoy
İyiyim!..
Vehbi Abimizin yazıları
"O büyük günde buluşuncaya kadar sevenlere sabır, selamet;
Mahrum kalmışlara da insaf ve itidal dilerim..." - Vehbi Arvas
Haftanın Filmlerinden Kritikler
28 Mayıs 2007 Pazartesi | 09:37

 

 

 

 

 

"Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu": Açalım Yelkenleri Yo-Ho!

Yazının sonuna kadar okumaya sabrı olmayan internet zap'çıları için özetlemek gerekirse; "Elbette ilk film gibi değil, ama ikinci filmden de çok daha iyi olduğu su götürmez bir gerçek!" Daha da kısaltmak gerekirse tek kelimeyle "dozunda".

Ne zaman "üçleme" dense Ursula L. Guin'in "Yerdeniz Üçlemesi" gelir aklıma. Önce dördüncüsünün sonra da beşincisinin yayınlandığını düşünür, gülümserim. Beşinci kitapta dahi "Yerdeniz Üçlemesi'nin Beşinci Kitabı" ifadesinin yer alması bir naifliğin; masumiyetin de simgesidir bir yandan. Yazarının da dediği gibi, zamanı geldiğinde, ihtiyacı hissedildiğinde yazılmıştır dördüncü ve beşinci kitap.

Günümüzde ise her şey çok daha planlı, planlıdan da ziyade hesaplı. Bir film tuttuğunda, gişe başarısının sinyalleri görüldüğünde hemen devamının, serinin ikinci ve üçüncü filmlerinin (üstelik birlikte) hazırlıkları başlıyor. Televizyon dizileri birinci sezondan sonra altı (6) sezonluk daha anlaşma yapıveriyor. Bir kısım seyirci için eğlence garantilenmiş olsa da bir kısım seyirci ise aynı çorbanın ısıtılıp tekrar önüne geleceğinden emin, bekleme odasındaki yıllanmış dergilerle randevu saatine doğru dakikaları saymaya başlıyor.

Oyun teorisi derslerine konu olacak bir film...

"Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu" da üçüncü film olarak bir şans verilmeyi hak ediyor. (Özellikle de ikincinin seyircide oluşturduğu hüsrandan sonra.) İlk film "Siyah İnci'nin Laneti"nin bir anda ulaştığı başarı, oturduğu yer, doldurduğu boşluk düşünülürse ardından gelen "Ölü Adamın Sandığı" bekleneni verememiş, uzun kılıç dövüşleri, bitmeyen kovalamacalar ve zorlama esprilerle "ışıklar yansa da gitsek" hissinin mideden beyne doğru akmasına yol açmıştı. Filmin ağır topu Geoffrey Rush gibi sürprizlerle ayakta kalmış olsa da bir klişeye boyun eğmiş; "İşte tam bir ikinci film Sırtını dayamış ilk filme, çıkmış karşımıza" dedirtmişti.

Üçüncü film, beklendiği üzere, ihanet, arkadan iş çevirme, sonra tekrar iş çevirme, kimin eli kimin cebinde, kimin çıkarı nerede sorularını sordururken, üniversitelerde, oyun teorisi derslerinde örnek olarak gösterilmeyi hak ediyor. Chow-Yun Fat'in de aralarında olduğu Korsan Lord'larla tanışmak hatta ikinci filmden akılda kalan soruların cevabını bulmak serinin üçüncü filminden ilk elde edilecekler arasında. Johnny Depp'e Kaptan Jack Sparrow'u canlandırırken ilham veren Keith Richards'ın filmde karşınıza çıkıp "Bir insan babasına bu kadar mı benzer" dedirtmesi, filmin içine seyirciyi güldürmek için serpiştirilen (ve nerdeyse hiç işe yaramayan) onlarca espriden çok daha eğlenceli.

Devam filmi yolda mı?

Konusunun, olay örgüsünün, deniz savaşlarının, kılıç dövüşlerinin dozunda (ve beklendiği şekilde) geliştiği filmin hiç kuşkusuz tereddüt etmeden şapka çıkartılacak noktaları var. Görüntü yönetiminden kostüm ve makyaja, özel efektlerinden mekân seçimine kadar her bir detaya ne denli kaynak ayrıldığı, kafa patlatıldığı detaylara verilen bu önemin filme yansıyışı, prodüksiyonun kusursuzluğu birkaç su götürmez gerçek.

Ne zaman "üçleme" dense Ursula L. Guin'in "Yerdeniz Üçlemesi" gelir aklıma. Orada da bir yelkenli vardır, büyümeye doğru giden dünyayı keşfe çıkmış. Üçlemenin önce dördüncü kitabının sonra da beşincisinin yayınlandığı gelir aklıma, gülümserim. "Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu" bitip de ışıklar yandığında Johnny Depp'in serinin devamında oynamaya ne kadar hevesli olduğundan bahseden haberler vardı aklımda. Will ve Elizabeth Turner dünyanın sonuna gidip gelmiş olsalar da, Kaptan Jack Sparrow'la yaşadıklarının dünyanın sonu olmadığı, serinin devamının ise yapımcıların iki dudağının arasında olduğunu görmek çok da zor değil. Bir korsan atasözünün dediği gibi: Açalım yelkenleri Yo Ho!

Kaynak: sinema.com -- Özgür Poyrazoğlu

 

"Beni Suçu Bulun": Suç ve aile


83 yaşındaki kurt yönetmen Sidney Lumet, aksiyon yıldızı Vin Diesel'i bambaşka bir kimlikle karşımıza çıkardığı son filmi "Beni Suçu Bulun"da, 'aile' kavramına ağırlık veren, keyifli bir duruşma filmine imza atmış.

Sidney Lumet gibi 80 yaşını çoktan devirmiş bir isim "Beni Suçlu Bulun"la ("Find Me Guilty", 2006) mahkeme salonlarına dönerse, ister istemez insanın aklına ustanın yaklaşık yarım asır önce çektiği "12 Kızgın Adam" ("12 Angry Men",1957) adlı filmi geliyor. Söz konusu filmde babasını öldürmekle itham edilen bir çocuğun akıbeti, jüri üyesi 12 kızgın adam tarafından karara bağlanıyordu. İlk başta üyelerden 11'i çocuğun suçlu olduğuna inanmıştı. Hatta aralarından bazıları davayı bir an evvel karara bağlayıp, işlerine güçlerine yetişmeye çalışıyordu. Fakat Henry Fonda'nın canlandırdığı karakter, çocuğun suçlu olmayabileceğini anlatıp çeşitli dayanaklar öne sürerek, diğer jüri üyelerinin zihinlerinin biraz çalışmasına fırsat veriyor ve çocuğu ipten döndürüyordu. Film, önyargıların nasıl kırıldığına ve peşin hükümlü olmanın ne bela bir şey olduğuna dair söz söyleyen, bugünden bakıldığında klasikleşmiş bir yapım olarak göze çarpıyor.

Lumet, kapalı mekân maharetini konuşturuyor... Lumet, "Beni Suçlu Bulun"da 'duruşma filmlerine' tekrar göz kırpıyor. Yönetmenin "12 Angry Men"in yanı sıra, "Köpeklerin Günü" ("Dog Day Afternoon", 1975) gibi filmlerle de, kapalı mekânlarda ne kadar maharetli olduğunu cümle âlem biliyor. "Beni Suçlu Bulun"da da Lumet, baştan sona izleyiciyi avucunun içine alan bir film ortaya çıkarmış; kapalı alanda çalışmasına rağmen film durgunluğun tehlikeli kollarına düşmüyor. Fakat ustanın "12 Angry Men" filmiyle bir kıyaslama yapacak olursak, "Beni Suçlu Bulun"un özellikle karakterleri açısından biraz zayıf kaldığını iddia etmek mümkün. Orada yönetmen, 12 kızgın adamın her birine, yani her bir karaktere özen gösterip, ayrı ayrı karakterlerin içini doldururken, bu sefer tek bir karaktere, mafya üyesi Jackie DiNorscio'ya odaklanmayı seçmiş. Bu tercihi sebebiyle de filmde diğer karakterler (mafyanın diğer üyeleri, savcılar, DiNorscio'nun eşi ve kızı) biraz arka planda kalmışlar. Böyle olunca da seyirci, diğer karakterlerle pek özdeşim kuramıyor ve filmin sonunda serbest kalan mafya mensupları için pek sevinemiyor. Yani filmin dramatik etkisi biraz havada kalıyor. 'Akıl yürütme' bakımından da "12 Angry Men"in daha 'zeki' bir film olduğu söylenebilir, çünkü o filmde çocuğu suçlayan her bir iddia üzerinde duruluyor ve bu iddiaların yanlışlanabilir olacağı tek tek ortaya çıkıyordu. "Beni Suçlu Bulun" ise bu konular üzerinde çok mesai harcamıyor.

Filmin aslı derdi 'aile'yle "Beni Suçlu Bulun"un suçu işleyene, cezaya ama özellikle aileye dair söylemek istedikleri ise fark edilebiliyor. Tekrar, "12 Angry Men"e başvuracak olursak, bu filmde Lumet çocuğun babasını öldürüp öldürmediği konusunda kesin bir şey söylemiyordu. Böylelikle dikkati suça değil, jürinin tartışmalarına ve akıl yürütmelerine çekiyordu. Fakat "Beni Suçlu Bulun"da sanık sandalyesinde oturanlar bir organize suç örgütünün üyeleri, yani suçlu olduğu baştan bilinen kişiler. Bununla birlikte savcının, mafya üyelerinin suçlarına ve haksız kazançlarına dair tiradıyla, mafyanın kendilerine önerilen makul hapis sürelerini ilk başta kabul etmeleri bu konuda akılda bir şüphe bırakmıyor. Yani Lumet bu sefer, suçluluğu su götürmeyen kişileri sanık olarak ele almış. Filmin sonunda mafya üyelerinin suçsuz bulunmasıyla birlikte, suçların cezasız kalmasına dair bir eleştiri de sezilebilir. Fakat yönetmenin mafya üyelerini mahkemede suçlanan taraf olarak seçmesinin asıl nedeni filmin aileye dair söylemek istedikleri. Zaten mafyanın yeraltın dünyasında neler çevirdiğine dair sahnelerin pek olmaması, yönetmenin ilgiyi 'aile' meselesine çekmek istemesi olarak da düşünülebilir.

DiNorscio'nun organik ailesi ile bağları sorunlu; eşinden ayrı yaşıyor, kızı ile ilişkisi belirsiz bir şekilde çiziliyor ve kendi kuzeni tarafından 'vuruluyor'. Bu 'vurma' eyleminin, silahla vurma anlamı olduğu kadar, kuzenin mahkemede DiNorscio'nun aleyhine tanıklık etmesiyle ikinci bir anlam da kazandığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte DiNorscio'nun inorganik ailesi olan 'mafya' ile ilişkisi de pek parlak gitmiyor. Mafyanın 'baba'sı Nick, onun diğer üyelerle yemek yemesini istemiyor, diğer mafya kodamanları DiNorscio'nun davasının kendilerinkinden ayrılmasını talep ediyorlar. Yani DiNorscio iki ailesinden de dışlanıyor. Film, böylelikle, onun bu dışlanmışlığı üzerinden, mafya ile aile arasındaki özdeşliğe de bir vurgu yapıyor. Üstelik, DiNorscio'nun iki ailesiyle ilişkilerini düzeltmesi de aynı zamana denk geliyor ve bu düzelme, pişmanlığını dile getirip fedakârlık gösterdiği noktada gerçekleşiyor. Yani kefaret ödediği, kendinden vazgeçtiği ölçüde DiNorscio 'aile'lerine yeniden kavuşuyor. Filmin sonunda beliren yazı da bu doğrultuda çok manidar; bu yazıdan DiNorscio'nun yıllarca hapiste kaldıktan sonra tekrar eşiyle bir araya geldiğini ve torunlarını büyütmenin keyfine vardığını öğreniyoruz. Yani karakter, hapiste kalarak belli bir kefaret ödemiş ve ardından sonraki nesillerle birlikte büyük bir ailenin önemli parçası haline gelmiş. "Beni Suçlu Bulun"un asıl söylemek istediği tam da buna tekabül ediyor: Bir ailenin parçası olmak, yapılan hatalardan pişmanlık duymak, fedakârlık göstermek ve kefaret ödemek anlamı taşır.

"Beni Suçlu Bulun"da sanıkları itham eden tanıkların ne kadar doğru söylediğine dair soru işaretleri, önyargılara dair eleştiriler ve savunma makamından zekice yanıtlar da var tabii. Fakat mahkemede geçen suç filmlerinin artık birçoğunda bunların olduğu düşünülürse, filmin bu özelliklerinin üzerinde ehemmiyetle durulacak meziyetler olmadığı söylenebilir. Lumet, bu sefer "12 Angry Men" ayarında bir film çıkaramıyor belki, fakat yine de sözü olan bir film ortaya koyuyor ve yıllara meydan okuyan yönetmen, böylelikle kariyerine yeni bir halka daha ekliyor.

Kaynak: Sinema.com - Gökhan Şeker

 

 

Zamana Güzellik Kat (Cashback)

Aşk, kalp kırıklığı, kadın-erkek ilişkileri ve zaman üzerine eğlenceli ve gençlik komedisi tarzında bir film olan "Zamana Güzellik Kat" ile sinema dünyasına merhaba diyen Sean Ellis, fotoğrafçılık geçmişinden de izler taşıyan bir filme imza atmış... Fotoğraf sanatındaki başarısını neredeyse filmin her karesinde hissettiren görüntü ve çekim teknikleri ile oldukça başarılı bir görsel yapı kuran yönetmenin başarısı sadece teknikle de sınırlı değil. Ellis, yakaladığı özgün anlatım dilinin yanı sıra, karakterlerini oldukça samimi ve doğal tepkileriyle perdeye aktarmayı başaran oyuncu yönetimi ile de dikkat çekiyor.

Bir zamanlar unutmaya çalıştıklarınızı yer yer tatlı bir tebessümle yer yer kahkahalarla hatırlatacak, belki de ilk aşkınızı anımsatıp içinizi sızlatacak ama hemen ardından da çok güldürecek bir film "Zamana Güzellik Kat"... Daha önce 18 dakikalık bir kısa film olarak�� Tribeca Film Festivali'nde aldığı ödüllerle fırtınalar estiren film yönetmenine de bu başarıdan ilham alarak filmi uzatma cesareti vermiş ve Ellis, orjinal senaryonun dışına çıkmamış... Belki bunun da etkisiyle karakterler üzerinde kazanılan derinlik daha fazla dikkatinizi çekiyor.

Sanatçı gözüyle zaman takası

Hikâyeye göre kahramanımız Ben Willis hep bir ressam olmayı isteyen bir güzel sanatlar fakültesi öğrencisi... 2,5 yıl süren ilişkisi bir gün pat diye bitiyor ve aklı hâlâ güzeller güzeli sevgilisinde kalıyor. Ve Ben, su yüzüne çıkan korkuları, konuşamayıp içinde kalan duyguları ve kendiyle yüzleşmeye çalışırken tüm bu sıkıntıların sonucunda uykusuzluk sorunuyla karşı karşıya kalıyor... Tüm bu anlattıklarıma bakıp içinizi karartmayın, çünkü filmde bu olaylar aslında o kadar da karamsar bir tablo içinde anlatılmıyor.

Uykusuzlukla baş etmek için bir süpermarkette gece vardiyasına başlayan Ben, sekiz saatlik sıkıcı mesai ile baş etmek için zamanı durduruyor. Zaten iş arkadaşlarının her biri "zaman takası" adlı bir oyunla kendilerini geliştirmiş. Kimisi marketin koridorlarında scooter yarışı yapıyor, kimisi dövüş sanatlarındaki maharetlerini sergiliyor, kimisi ise uzayıp giden dakikaları görmemek için saatinin üstünü kapatıyor. Aslında Ben'in, çevresindeki bir çok güzelliği görmesini sağlayan şey de zamanı durdurabilmesi oluyor. (Bu güzelliklerin içinde, markette çırılçıplak kalan ve oldukça estetik görünen hatunlar da var, ama hemen Ben'i sapık sanmayın o çevresine sanatçı gözüyle bakıyor.)

Zaman ve güzellik, kaybedilen ve tekrar kazanılan aşk... "Zamana Güzellik Kat"ın çıkış noktası "bir an" olsa gerek. Bir anda aşık olursunuz, bir anda biter, bir anda doğar bir anda ölürsünüz... Ve o anlar bir daha geriye gelmez...

Umutlar ve hayallerden bahsederken didaktizme kaymayan, karakterlerine ve izleyicilere bazihat vermeye kalkışmayan bir film "Zamana Güzellik Kat".

Oldukça samimi bir öyküyü, yalın ve etkileyici bir anlatımla perdeye taşıyan genç yönetmen Sean Ellis, artık iyice klişelere bürünmüş romantik komedi türüne, çok yenilikçi olmasa da, farklı bir hava getirmeyi başarıyor.

Kaynak: Sinema.com -- Funda Demir

 

 

"Tarih Öğrencileri": Önce Öğretmenler İzlesin!

En favaori okul filmlerinizin bir listesini yapmanızı istesem, pek çok insanın ilk üçüne Peter Weir imzalı Ölü Ozanlar Derneği'nin gireceğine eminim. Filmi özellikle öğrencilik yıllarında izleyenlerin, son sahnedeki o başkaldırışı kendilerinin de en azından bir kerelik olsun gerçekleştirmeyi hayal etmediklerini düşünemiyorum bile.

Benim Ölü Ozanlar Derneği'ni seyredişim üniversite yıllarına denk geliyor. Lisedeki o sınıf olma bilincinin, paylaşımın, 'birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için' durumunun çok daha etkin olduğunu düşünürsek, filmin bende yukarıda bahsettiğim etkiyi yaratması için yaşımın biraz 'geçmiş' olduğu söylenebilir. Sanata ve sinemaya düşkün bir öğretmeni tarafından filmin seyrettirildiği şanslı öğrencilerden de değildim ne yazık ki. Bütün bunları neden mi söylüyorum? Tarih Öğrencileri filmini seyrettikten sonra tüm kalbimle ve beynimle bütün öğretmenlere ve öğrencilere bu filmi muhakkak izlemeleri gerektiğini haykırmak istedim. Heyecanımı kıran tek şey ise sinemasal olarak yüzde yüz tatmin olamamış olmamdı.

En son söylenmesi gerekeni ilk önce söylemek istiyorum. Nicholas Hytner'ın Tarih Öğrencileri filmi sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olma fırsatını, ne yazık ki uyarlandığı tiyatro oyununa fazla bağımlı kalma güdüsünden kurtulamadığı için kaçırmış kanımca. Fakat bir sinema filmi olarak bazı eksilere sahip olsa da, sadece öğrencilikle değil, hayatın geneline dair yaptığı vurgular nedeni ile filmi es geçebilmek mümkün değil.

Tarih Öğrencileri gerek bazı yerlerdeki espiri anlayışları, gerekse kültürel bir takım göndermeler açısından buram buram İngiliz kokuyor olsa da, bir o kadar da evrensel bir dile sahip. Filmdeki öğrencilerin Oxford'a ve Cambridge'e kabul edilebilmek için verdikleri o 'ölümüne' mücadelenin bizim ülkemizde ya da dünyanın diğer ülkelerinde de yaşanmadığını söyleyebilir miyiz? Peki ya öğrencilerin bazılarının bu okullara girebilmeyi kendileri istedikleri için değil, ebeveyinlerinin arzularını yerine getirebilmek için istemeleri...

Tarih Öğrencileri ile ilgili olarak söylenebilecek en güzel şey, insana bilginin sorgulanmasını ögütleyen bir film olmasıdır kanımca. Statik olanı, herkes tarafından kabul göreni sorgusuz sualsiz kabul etmektense, yüzde yüz doğru addedilen bilgiye bile sorgular bir bakış açısı ile yaklaşmanın önemine ve bunun insanı ne kadar farklılaştıran ve sıradanlıktan, aynılıktan çıkaran bir özellik olduğuna değiniyor.

Tarihi yorumlayabilmek ve olanların gelişimine daha sağlıklı bakış açıları getirebilmek için kimi zaman olaylara tam tersi açılardan yaklaşmak, anlamayı daha fazla kolaylaştırabiliyor. Üniversite sıralarında beni en çok heyecanlandıran anlardan birinin Dünya Politikası dersi hocamızın sorduğu şu soru olduğunu hatırlıyorum: İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Amerika'nın tarafında yer almasaydı da, Sovyetler Birliği tarafından işgal edilseydi ne olurdu? Böylesi farklı bir açıdan olaya yaklaşmanın ve 'nasıl olabileceği' ile ilgili fikirler üretmenin, insanın beynini özgürleştirici keyfini çok iyi hatırlıyorum. İdeolojik yaklaşımlarınıza ve hayata bakışınıza göre vereceğiniz cevap değişebilir, zaten vereceğiniz cevabın içeriği önemli de değildir. Önemli olan böylesi farklı/bilinmeyen/ters bir açıdan olaya bakmaya çalışmaktı. Bu anlamda, Irwin'in öğrencilerine söylediği gibi herkesin bildiği şeyleri söylemektense bilinmeyen ve akla gelmeyen bir açıdan olaylara yaklaşabilmek insanı özel kılıyor ve beynindeki örümceklerin temizlenmesini sağlıyor.

Filmin en etkileyici diyaloglarından biri de, sınıfın yakışıklı/bitirim öğrencisi Dakin ile öğretmeni Irwin arasında geçen diyalog. Öğretmen ve öğrenci arasındaki öğreten ve öğrenen rollerinin değiştiği, son derece etkili bir sahne. Biraz fazla 'bilmiş' olsa da, etkilenmemek mümkün değil. Anlatılmaz izlenir...

İçeriğindeki tüm bu etkiye rağmen, filmi itici kılan yanlar da mevcut ne yazık ki! Dakin ve öğretmeni Irwin arasında geçen diyaloğun 'bilmişliği'nin, filmin pek çok anında kendisini hissettirdiğini söylemek gerek. Özellikle öğrencilerin çoğu zaman fazla sırıtan 'herşeyi bilen' havaları, karakterlere yakınlaşmayı engelliyor. Bu anlamda, öğretmen rolleri ile izlediğimiz Richard Griffiths, Stephen Campbell Moore ve Frances de la Tour'un çok daha samimi karakterler çizdiklerini söylemek gerek. Broadway'de büyük beğeni toplayan aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış olmasından ileri geldiğini düşüdüğüm tiyatral karakterler (okul müdürü) ve belki sahnede komik olabilecek ama simema perdesine yakışmayan bazı sahnelerinse filmi soğuklaştırıp etkisini zayıflattığını düşünüyorum.

Tüm bu olumsuz yanları ile zaman zaman seyirciyi kendisinden uzaklaştırmasa, kendi adıma bu sene izlediğim en önemli filmlerden biri olarak nitelemem mümkün Tarih Öğrencileri'ni. Filmin kırdığı en önemli tabu mükemmel öğretmen/saf öğrenci ilişkisi aslında. Öğretmenlerin de kimi zaman hayata karşı öğrenciler kadar zayıf, bilgisiz, savunmasız ve cesaretsiz oldukları gerçeğini vurguluyor olması açısından, Tarih Öğrencileri belki de en çok öğretmenlerin özenle seyretmeleri gereken bir film. Bu filmi tüm benliği ile özümseyebilmiş bir öğretmenin öğrencisi olmanın ne kadar keyifli olabileceğini bir düşünsenize...

Kaynak: Beyazperde.com -- Zeren Somunkıran

  kültür sanat kategorisindeki en yeni içerikler
- Türk sinemasını bekleyen büyük tehlike…
- Sinemeseverler Azalıyor mu?
- Kâbe'deki Osmanlı Revakları Yıkılmayacak...
- TGRT FM 19 Yaşına Girdi....
- Van seyahatim...
- Mona Lisa'nın sırrını çözecek mezar açıldı!
- Cannes Film Festivali Başlıyor!
- İstanbul Film Festivali Başlıyor
- Burhan Kuzu’dan Gündem Oluşturacak Kitap...
- Mesir Festivali Başladı
- 3500 Vakıf Eseri Restore Edildi...
- Vizyona 6 Film Girdi...
- Oscar'a "Zoraki Kral" Damgası...
- Washington'da Osmanlı İzleri...
- Tarihî bir mevlid...
- 2010 Oscar adayları belli oldu...
- Vizyonda Bu Hafta...
- "Muhteşem" Tepki...
- Altın Küre'de "Sosyal Ağ" Damgası...
- "Muhteşem Yüzyıl"a Rekor Şikayet
- Necati Cumalı'nın bilinmeyen şiiri!..
- Mahmut hoca taburcu oldu!..
- Dizi Süreleri Kısalacak mı?
- S. Ahmet Arvasi dualarla anıldı...
- Ulucanlar İşkence Müzesi Oldu...
- Bu kategoridekileri listele
   
SaatliMaarif.com
Sınırı çizilen her özgürlük tanımı kalemimizin mürekkebidir....
Bir Derinev Yapımı