Ana Sayfa
Özel Dosyalar
İnsan ve Toplum
İz Bırakanlar
Faydalı Bilgiler
 
Kültür Sanat
Polemik
Sudoku Oyna
Sesli Kütüphane
İletişim
Hakkımızda
Ö. Çetin Engin
Saflık, tarife muhtaç...
İrfan Atasoy
İyiyim!..
Vehbi Abimizin yazıları
"O büyük günde buluşuncaya kadar sevenlere sabır, selamet;
Mahrum kalmışlara da insaf ve itidal dilerim..." - Vehbi Arvas
Haftanın Filmlerinden Kritikler
14 Mayıs 2007 Pazartesi | 19:56

 

 

 

 

Chris Cooper Uğruna İhanet

Soğuk Savaş dönemi, Amerikan sinemasının casusluk öykülerinden olabildiğince faydalandığı bir süreçti. Artık farklı koşulları olan bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla, casusluk öykülerinin de tonu değişti. Uçuş Planı gibi filmlerin senaristi ve Shattered Glass adlı kalburüstü filmin yönetmeni Billy Ray'in, ikinci yönetmenlik denemesi İhanet'te (Breach) yapmaya çalıştığı, 11 Eylül arifesinde Amerikan istihbaratı içinde patlak vermiş gerçek bir vatana ihanet olayının, Soğuk Savaş kalıntılarında saklı perde arkasını gözler önüne sermek.

Ray'in ilk yönetmenlik denemesinden ve filme çekilmiş bazı senaryolarından anladığımız, kapalı mekanlarda karakter merkezli öyküler anlatmayı tercih ettiği. İhanet de, büyük ölçüde FBI ofislerinde veya genel olarak dört duvar arasındaki entrikalar ve ilişkiler üzerinden ilerliyor.

İhanet'in, eski usul, karakter merkezli ve gerilimi aksiyona ihtiyaç duymadan yaratan casusluk filmlerinin takipçisi olmaya niyetlendiği açık. Sağlam bir dramatik yapı, zekice bir entrika, detaylı bir şekilde işlenmiş zengin karakterlerin geniş bir oyuncu kadrosu tarafından başarıyla canlandırıldığı; diken üstünde izleyeceğimiz, '70'lerdeki politik maceralar lezzetinde bir film ortaya çıkarılmak istenmiş. Ancak İhanet, tüm iyi niyetlerinin ancak bir kısmını karşılayabilen, ortalama bir film olarak kalıyor.

Kimi Dennis Haysbert, Bruce Davison, Kathleen Quinlan gibi kalburüstü tanıdık oyuncular tarafından canlandırılan yan karakterlerin de derinlik kazanabildiği hiç söylenemez. Aslında ana karakterlerden biri olan, sayesinde Laura Linney'nin bir başka başarılı performansına şahit olduğumuz ajan karakteri bile, filmde çokça yeri olmasına rağmen ancak sonlara doğru kendi evinde geçen ufak bir sahne sayesinde biraz olsun ete kemiğe bürünüyor.

Geriye filmi taşıyan tek bir unsur kalıyor: Chris Cooper'ın oyunculuğu. Filmin en zengin karakteri Robert Hanssen'ı büyük bir ustalıkla canlandıran Cooper, filmi izlenebilir kılan başlıca eleman. Tüm zenginliğine rağmen aslında bayağı sevimsiz bir karakter olan Hanssen'i izlemek, Chris Cooper sayesinde bir keyfe dönüşüyor.

İhanet, olgun bir karakter draması olma iddiasını ancak kısmen karşılayabilen, ayakları yere basan, kalburüstü ama özellikle genç izleyiciye fazla hitap etmeyen, akılda kalıcılığı da olmayan bir film. Bir filmi izlemek için bunu yeterli sebep olarak görüyorsanız, Chris Cooper'ın usta oyunculuğu için izlemeye değebilir.

 

 Kaynağına İnmek Zor Olsa da...

Son yıllarda tiyatro ve edebiyat dünyasında beni etkileyen iki önemli çalışmanın da odaklandıkları konu ortaktı: insanoğlunun ölümsüzlük arayışı... Berkun Oya'nın yazıp yönettiği Devlet Tiyatroları'nda gösterilen Yangın Duası ve Amerikalı yazar Tom Robbins'in 1984 tarihli romanı Parfümün Dansı, farklı açılardan da olsa aynı konuyu ele alıyorlardı. 
 
Parfümün Dansı'nı ilginç kılan, ölümsüzlüğü, matematiksel formüllerle biyoloji laboratuvarlarında arayan bilim dünyasında değil, bizzat hayatın kendisinde, aşkta, sevgide, kahkahada, neşede ve mizahta arıyor olması idi. Yangın Duası'nda ise çok aranan o ölümsüzlük bulunmuştu. Fakat bu kadar çok istenen/arzulanan ölümsüzlüğün, dünyayı nasıl bir hapishaneye dönüştürdüğünü ve insanların ne yaparsa yapsınlar bir türlü ölememe duygusu ile bin yıllar boyunca süren bir zamansızlığın içinde nasıl kıvranacaklarını izlemek, gerçekten tüyler ürperticiydi.

Hikayeleri birbirlerinden bağımsız olarak değil de, birbiri içinde anlatmayı tercih eden Aronofsky, konuyu oturtabilmek ve sürükleyiciliği sağlayabilmek için doğru bir tercih yapmış gibi görünüyor. Bu sayede, üç farklı hikayenin de birbirleri ile olan ortak noktalarını ve geçişleri yakalamak çok zor değil. Özellikle Thomas ve Tommy'nin, diğer bir deyişle 16. yüzyıl ile günümüz arasındaki geçişlerin ve genel olarak filmin görsel büyüleyiciliğinin çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Ama diğer bir yandan, böylesi etkileyici bir görsel malzemenin altını doldurabilecek denli sağlam bir içerikten yoksun kalıyor film. Hayat Ağacı'nın Mayalara kadar dayanan eski ve sırlarla dolu gizemi; Tommy'nin, karısını hayatta tutabilmek için girdiği mücadele, astronot Tom'un hayatın sırrını aradığı ruhsal gezintisi... Bütün bunların hepsi havada kalıyor ve yeterince derine inemiyor. 
 
Darren Aronofsky sanki anlatmak istediğini kendi içinde o kadar özümsemiş ve anlamış ki, aklındakileri perdeye aktarırken konu, izleyiciler için de onun için olduğu kadar net ve açıkmış gibi ketum davranmış. İzleyicinin de filmi kendisi kadar bildiğini düşünürcesine, simgeler ve basit tarihi açıklamaların herşeyi ortaya koyabilmede yeter olduğuna inanmış gibi. Filmin çalışmalarının 2002 yılında başladığını düşünürsek gerçekten uzun bir zamandır yönetmenin bu filmle ilgili çalıştığını varsayabiliriz. Ama sanki bu kadar uzun zamandır film üzerinde çalışmak ve düşünmek, yönetmenin aklını çok fazla karıştırmış. Mayaların hayatın anlamını sunan o 'müthiş' sırrını, sadece bir iki cümlelik bir açıklama ile öğrenince kendisini tehlikeli yollara atan Tomas'ın adanmışlığı, hiç de inandırıcı gelmiyor örneğin. Yıllardır tam tersine inanırken söylenen tek bir sözle bambaşka bir şeye inanmaya başlamak gibi inandırıcılıktan yoksun...

 

 Benim Adım Elisabeth

Hikayesinde masalsı bir oyun dünyası ile gündelik dünyanın tedirgin edici gerçekçiliğini iç içe geçiren Benim Adım Elizabeth, hem görsel, hem de öyküsel anlamda bize yorumlamamız için gereğinden fazla malzeme veren ve aklınızı kurcalayan bir film belki de. Bu akıl kurcalayıcı ortam içerisinde, izledikten sonra neden beğenip, neden beğenmediğiniz konusunda kesin bir hükme varamayacağınız, sadece kendinizi garip bir beyin fırtınasının ortasında bulabileceğiniz bir film.

Öncelikle Benim Adım Elizabeth'in fazlasıyla disiplinli ve derli toplu bir anlatıma sahip olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Ortaya konan her görsel ayrıntının anlamsal bir karşılığı, arka arkaya gösterilen sahnelerin belli bir sırası ve her sahnenin kendi içinde bir düzeni var. Yönetmen Jean-Pierre Améris filminin üzerine titremiş ve ürpertici bir kontrol arzusu ile ortaya en ufak bir eksiği veya açığı olmayan bir film çıkarmış sanki. Bu titiz çalışmanın filmin gidişatını sürükleyici kıldığını ve filmin hem görsel, hem de öyküsel anlamda hiç aksamadan ilerlemesini sağladığını söyleyebiliriz. Améris'in kontrol tutkusu, film boyunca izleyiciye herhangi bir ritim bozukluğuyla veya anlam eksikliğiyle karşılaşmayacağının garantisini veriyor. 
 
Fakat tam da bu aşırı düzen ve kontrol sebebiyle film ne kadar akıcı, enteresan ve anlamlı olsa da, izleyici ile sıcak bir ilişki kurmakta zorlanıyor. Aşırı düzenliliği ve pürüzsüzlüğü, Benim Adım Elizabeth'i mesafeli ve belki biraz da kibirli bir film haline getiriyor. İşin ilginç tarafı, izleyici ile arasına keskin bir mesafe koyan filmin, bu samimiyetten uzak duruşunun bile öykünün genel anlamını besleyen bir fonksiyonu mevcut.

Film boyunca yetişkin konumlarımızı bir an için bile terk etmemize izin verilmiyor sanki. Yönetmen, kendimizi filmin öyküsüne tamamen kaptırmamamız için elinden gelen her şeyi yapıyor ve bize sürekli olarak hikayenin içine sakladığı şifreli anlamları göstermeye çalışıyor neredeyse. Elizabeth'in başından geçen bütün olayları hikayenin içinden biri gibi değil de, filmin dışında oturan bir yetişkin gibi yorumlaya, çözümlemeye zorlanmak tadımızı oldukça kaçırmakta. İçinde bulunduğumuz konumdan Elizabeth'in iç dünyasının saflığına, sıcaklığına ulaşmak mümkün değil. Sanırım bu yüzden de, sinema salonunu terk ettiğimizde bir çocuğun kişisel gelişimini sıcak ve samimi bir dille anlatmasını beklediğimiz filmi, mesafeli ve kibirli buluyoruz.

  kültür sanat kategorisindeki en yeni içerikler
- Türk sinemasını bekleyen büyük tehlike…
- Sinemeseverler Azalıyor mu?
- Kâbe'deki Osmanlı Revakları Yıkılmayacak...
- TGRT FM 19 Yaşına Girdi....
- Van seyahatim...
- Mona Lisa'nın sırrını çözecek mezar açıldı!
- Cannes Film Festivali Başlıyor!
- İstanbul Film Festivali Başlıyor
- Burhan Kuzu’dan Gündem Oluşturacak Kitap...
- Mesir Festivali Başladı
- 3500 Vakıf Eseri Restore Edildi...
- Vizyona 6 Film Girdi...
- Oscar'a "Zoraki Kral" Damgası...
- Washington'da Osmanlı İzleri...
- Tarihî bir mevlid...
- 2010 Oscar adayları belli oldu...
- Vizyonda Bu Hafta...
- "Muhteşem" Tepki...
- Altın Küre'de "Sosyal Ağ" Damgası...
- "Muhteşem Yüzyıl"a Rekor Şikayet
- Necati Cumalı'nın bilinmeyen şiiri!..
- Mahmut hoca taburcu oldu!..
- Dizi Süreleri Kısalacak mı?
- S. Ahmet Arvasi dualarla anıldı...
- Ulucanlar İşkence Müzesi Oldu...
- Bu kategoridekileri listele
   
SaatliMaarif.com
Sınırı çizilen her özgürlük tanımı kalemimizin mürekkebidir....
Bir Derinev Yapımı