Ana Sayfa
Özel Dosyalar
İnsan ve Toplum
İz Bırakanlar
Faydalı Bilgiler
 
Kültür Sanat
Polemik
Sudoku Oyna
Sesli Kütüphane
İletişim
Hakkımızda
Ö. Çetin Engin
Saflık, tarife muhtaç...
İrfan Atasoy
İyiyim!..
Vehbi Abimizin yazıları
"O büyük günde buluşuncaya kadar sevenlere sabır, selamet;
Mahrum kalmışlara da insaf ve itidal dilerim..." - Vehbi Arvas
'Soysuzlar Çetesi' gösterime girdi
23 Ağustos 2009 Pazar | 21:15

Geçmişin sinemasından bulup çıkardığı parçalarla huzurlarımıza gelen Quentin Tarantino, son filmi 'Soysuzlar Çetesi'nde, hem spagetti western'lere, hem de '12 Belalı Adam' gibi yapıtlara göndermelerde bulunuyor. Film, Paris'te sinema işleten Yahudi bir kadının Nazilerden intikam alma çabasını anlatıyor...

Annesinin yanında yetişen biri olan Quentin Tarantino'nun kadınlara olan 'inancı' sürüyor. 'Kill Bill' serisinde 'Gelin'in onca adamı, 'iki bölümde' yok etmesinin ardından 'Ölüm Geçirmez'de bir grup deli dolu kadın, tacizci 'Dublör Mike'ı bir güzel benzetiyordu. 'Soysuzlar Çetesi' adıyla vizyona giren 'Inglourious Basterds'da ise, sarışın Yahudi kızı Shosanna Dreyfus, koca bir 'Nazi uygarlığı'na karşı görkemli bir son için mücadeleye girişiyor. Fakat 153 dakikalık upuzun filmi, sadece Shosanna'nın mücadelesi olarak nitelemek elbette haksızlık olur. 'Soysuzlar Çetesi', her Tarantino yapımında olduğu gibi sinema tarihindeki birçok yapıttan ödünç alınmış kadrajlar, üsluplar ve göndermelerle dolu bir seyirlik.
'Bir zamanlar Nazi işgali altında Fransa' başlığıyla açılan (bir iddiaya göre başlarda filmin adı böyleymiş) yapımda, klasik olan bir Tarantino yöntemiyle öyküye takılıyoruz. Yani 'chapter chapter' (bölüm bölüm) ilerliyoruz. 'Soysuzlar Çetesi' beş bölümden oluşuyor. Ve hemen ilkinde, öykünün 'can alıcı' karakteri Albay Hans Landa'yla müşerref oluyoruz. Namı diğer 'Nazi avcısı', evini ziyaret ettiği Perrier LaPadite'den, kayıp bir Yahudi ailesinin, Dreyfus'ların akıbetini öğrenmek istiyor. Uzatmaya gerek yok; Dreyfus'lar yakayı ele verirken içlerinden birisi, Shosanna kaçıyor. Öykü 1944'e atladığında ise Shosanna'yı Paris'in merkezinde, daha çok sanat filmleri gösteren küçük bir sinemanın sahibi olarak buluyoruz. Lakin genç kadının Nazilere olan nefreti sürerken, kahramanlığı dillere destan olan ve hakkında 'Ulusun Gururu' (Nation's Pride) adlı bir film çekilen Alman askeri Fredrick Zoller, kendisine abayı yakıyor. Bu arada, başka bir koldan da, Tennessee'li teğmen Aldo Raine komutasında, azılı Nazi düşmanı bir grup Yahudinin oluşturduğu küçük bir manga da, kendi rotasında işini görüyor. Filme adını veren bu çetenin üyelerinin amacı, her birinin en az 100 Nazi'yi öldürüp kafaderisini yüzmektir. Merkezden gelen emirle de 'Kino operasyonu' adı verilen hamlenin içine dahil oluyorlar. Bunun için de, güzel Alman artist Bridget von Hammersmark'tan yardım görüyorlar. Operasyonun nihai yerinin, Shosanna'nın işlettiği sinema olması da, bütün denklemi bir noktada topluyor.

İlle de 'gönderecek'
İsmini İtalyan sinemacı Enzo G. Castellari'nin 1978 tarihli filmi 'The Inglorious Bastards'tan, harf değişimlerine giderek alan 'Inglourious Basterds', daha ilk karesinden itibaren göndermelerine başlıyor. Bir Sergio Leone 'spagetti western'i gibi açılan filmde, sanki bitkin bir kovboy odun kırarken (Perrier LaPadite), uzaktan yaklaşan kötü adamları onunla birlikte biz de, biraz da müzik yardımıyla hissediyoruz. Ardından öykü boyunca aklımıza sık sık Robert Aldrich'in '12 Belalı Adam'ı (Dirty Dozen), J. Lee Thompson'ın 'Navarone'un Topları' (The Guns of Navarone) gibi filmler, hatta 'Kino operasyonu' dolayısıyla da 'Valkyre operasyonu' geliyor (Hatta ben Mike Myers'ın canlandırdığı karakterin isminin Ed Fenech olması itibarıyla, Edwige Fenech'i bile saygıyla andım)... Bu arada Chaplin'in 'Büyük Diktatör'ünü de hatırlamadan edemiyoruz. Shosanna'nın 'Le Gamaar' adlı sinemasında, koca bir Henri-Georges Clouzot imzalı 'Le corbeau' (Karga) afişine rastlamamız da ayrı bir sinemasal referans...
Bu, Tarantino imzalı 'yeniden üretme' ve güneş altında söylenen sözleri, bir kez daha taçlandırarak önümüze sunma çabasının son örneğindeki oyunculuk performanslarına gelince; ben kendi adıma en heyecanlı karakter olarak 'The Hunger'dan Bobby Sands olarak hatırladığımız Michael Fassbender'in (kendisi anne tarafından Kuzey İrlandalı, baba tarafından ise Alman) canlandırdığı teğmen Archie Hicox'u çok beğendim. Özellikle de general Ed Fenech tarafından teğmene görev tebliğ edildiği bölümde. Tabii bu beğenimde Hicox'ın aslında eski bir film eleştirmeni olması ve bütün diyalogların neredeyse Alman sineması (GW Pabst'tan Leni Riefenstahl'a kadar) üzerine yoğunlaşması rol oynuyordu elbet ama yine de işin içine Winston Churchill'in de karıştırıldığı bu bölümün, filmin en zeki kısmı olduğu kanaatindeyim.
Til Schweiger'in canlandırdığı Hugo Stiglitz'in neredeyse bütün film boyunca hiç konuşmaması da ayrı bir 'güzellikti'. Ama kuşkusuz bu yılki Cannes jürisinin de hakkını verdiği ve 'En iyi erkek oyuncu' kategorisinde ödüllendirdiği 'Yahudi avcısı' Albay Hans Landa rolündeki Christoph Waltz, filmi sürükleyen en önemli isim. 



Her dili konuşan adam
Avusturyalı oyuncu, Almanca, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca 'şovuyla' süslediği performansıyla gerçek bir 'soysuz' olduğunu gösteriyor. Onca 'kirli' işine rağmen 'süt içip', tatlısına 'krema' isteyerek sanki bu yolla 'temiz' kalmaya çalışıyor. 'Hostel'den bu yana kanımın ısınmadığı Eli Roth ise, 'Yahudi ayı' lakaplı çavuş Donny Donowitz'de, 'ruhuna göre bir rol bulmuş. Hazret, elindeki beyzbol sopasıyla Nazi kafalarını darmadağan ediyor. Shosanna'da genç Fransız oyuncu Melanie Laurent, soğuk güzelliğiyle dikkat çekerken, 'gala gecesi'nde yüzüne örttüğü tülle hafiften bir Catherine Deneuve havası yayıyor perdeye. Diane Kruger ise Von Hammersmark'ta, özel bir oyunculuktan çok güzellik katıyor öyküye (ama onun karakterinin bir başka 'güzelliği ve özelliği' var; Cinderella'nın öyküsünü bu kez 'acı son'la yorumluyor. Ya da şöyle uyaralım; olay mahalinde bırakılan ayakkabılara dikkat...). Martin Wuttke'nin canlandırdığı Hitler ise, Amerikalı bir eleştirmenin deyimiyle Mel Brooks karakterlerini andırıyor. Brad Pitt ise son dönemdeki abartılı ve şenlikli rollerinden biriyle (tıpkı 'Burn After Reading'de olduğu gibi) arzı endam ediyor. 

'Copycat'lerle geçen ömür
Şimdi işi kişiselleştirme zamanı: Sadece 'Soysuzlar çetesi' itibarıyla söylemiyorum, genel olarak Tarantino'nun sinema serüvenine baktığımda, çocukluğunun benim gibi Adapazarı-Bursa hattında geçtiğini iyiden iyiye düşünmeye başladım. Benzer şekilde 'sinema eğitimini' Sakarya'daki salonlarda alan sinema yazarı arkadaşım Murat Özer'e bu fikrimi açtım; o da benzer hislere sahip olduğunu belirtti. Tarantino, 70'li yıllarda ortaokul-lise döneminde izlediğim bütün birinci, ikinci üçüncü sınıf macera filmlerini, günümüzde yeniden canlandırıyor. Bunun adının 'post-modernizm' olduğu su götürmez. Ama bu noktada şu hikâye geliyor aklıma: Çok da iddialı olmayan ama kendine ait bir çekiciliği barındıran Joel Amiel imzalı 'Copycat'in finalinde Sigourney Weaver, Harry Connick Jr.'ın canlandırdığı seri katile, "Orijinal cinayetlerin kopyalarını işliyorsun ama sen de biliyorsun ki asla onlar gibi olamayacaksın. Sadece bir kopyacısın" der. Tarantino'ya olan soğukluğum malum. Zaman zaman 'Üstad'ı, 'Copycat'in katili gibi suçlama derdine de düştüm. Bu yargı belki ağır oluyor ama benim bu konudaki meselem şudur: Asıl problem ona vehmedilen büyüklüktedir. Sevenleri, 'orijinal' eserleri es geçerek 1963 doğumlu sinemacıyı yere göğe koyamıyor. Ama daha da kötüsü, o da bu ilgiyi karşılıksız bırakmıyor ve ciddiye alarak, kendisini 'orijinaller' sınıfına dahil ediyor. Bu noktada da 'gönderen' ve gönderilen' arasındaki sınır belirsizleşiyor.

Tarantino tarih yazıyor
Sonuç? Nazizm'in Propaganda Bakanı Goebbels'i bile "Kendisi acaba Alman sinemasının Louis B. Mayer'i mi yoksa David O'Selznick'i midir?" tartışmalarının ortasına atan, 'Gala gecesi'nin konukları arasına, 'Mavi Melek'in aktörü Emil Jannings'i katan (bizdeki karşılığı Muhsin Ertuğrul ve üstadın, Cahide Sonku'lu 'Şehvet Kurbanı' adlı filmdir) 'Soysuzlar Çetesi', sinemaya ait bilgilerimizi yeniden tartıyor ve yönetmeni Tarantino da bunun karşılığında, ne kadar derin bir 'sinefil' olduğunu anlamamızı, daha da ötesi kabul etmemizi bekliyor. Üstüne üstlük, film 1944'te sona eriyor. Bu aslında Tarantino usulü bir bitiş. Tarihi de kendince 1944'e ayarlıyor hazret. Yani şöyle söylemek mümkün: Tarantino kendince tarih yazıyor... Ama filminin, belli bir kuşağın anılarını depreştirmekten başka tarihi bir anlamı yok. Komik, yer yer zekice, kuşkusuz eğlenceli ama bütün bunlar, filmi 'tarihi' ve 'unutulmaz' yapar mı, işte orası tartışmalı...

Kaynak: Radikal

  kültür sanat kategorisindeki en yeni içerikler
- Türk sinemasını bekleyen büyük tehlike…
- Sinemeseverler Azalıyor mu?
- Kâbe'deki Osmanlı Revakları Yıkılmayacak...
- TGRT FM 19 Yaşına Girdi....
- Van seyahatim...
- Mona Lisa'nın sırrını çözecek mezar açıldı!
- Cannes Film Festivali Başlıyor!
- İstanbul Film Festivali Başlıyor
- Burhan Kuzu’dan Gündem Oluşturacak Kitap...
- Mesir Festivali Başladı
- 3500 Vakıf Eseri Restore Edildi...
- Vizyona 6 Film Girdi...
- Oscar'a "Zoraki Kral" Damgası...
- Washington'da Osmanlı İzleri...
- Tarihî bir mevlid...
- 2010 Oscar adayları belli oldu...
- Vizyonda Bu Hafta...
- "Muhteşem" Tepki...
- Altın Küre'de "Sosyal Ağ" Damgası...
- "Muhteşem Yüzyıl"a Rekor Şikayet
- Necati Cumalı'nın bilinmeyen şiiri!..
- Mahmut hoca taburcu oldu!..
- Dizi Süreleri Kısalacak mı?
- S. Ahmet Arvasi dualarla anıldı...
- Ulucanlar İşkence Müzesi Oldu...
- Bu kategoridekileri listele
   
SaatliMaarif.com
Sınırı çizilen her özgürlük tanımı kalemimizin mürekkebidir....
Bir Derinev Yapımı