Ana Sayfa
Özel Dosyalar
İnsan ve Toplum
İz Bırakanlar
Faydalı Bilgiler
 
Kültür Sanat
Polemik
Sudoku Oyna
Sesli Kütüphane
İletişim
Hakkımızda
Ö. Çetin Engin
Saflık, tarife muhtaç...
İrfan Atasoy
İyiyim!..
Vehbi Abimizin yazıları
"O büyük günde buluşuncaya kadar sevenlere sabır, selamet;
Mahrum kalmışlara da insaf ve itidal dilerim..." - Vehbi Arvas
Filmlerden Kritikler...
08 Haziran 2007 Cuma | 12:14

 

 

 

 

Ocean's 13 (Ocean's Thirteen)

Steven Soderbergh ve şürekâsının en büyük eğlence kaynağı gibi gözüken "Ocean's" serisinin şimdilik son filmi "Ocean's 13" (2007) serinin başladığı yere Las Vegas'a bizi geri götürüyor ve yine çetenin bir intikam planını aktarıyor. Üçüncü filmin diğerlerinden farkı, intikam işini biraz daha kişiselleştirmesi ve bunu çetenin tüm üyelerine mal etmesinde yatıyor. Bu nedenle bu sefer ekibin asıl amacının bir soygundan çok, çetenin üyesi Reuben'i (Elliott Gould) kazıklayan Willy Banks (Al Pacino) karakterinin işlerini ters yüz etmek olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu aşamada belli bir noktada aşırı cazip elmasların da öyküye eklendiğini belirtmek gerek.

Bir oyuncu macerası...

"Ocean's" serisini Hollywood'un diğer pazarlama projelerinden farklı kılan şey elbette kamera arkası ve önündekilerin her şeyden önce eğlenmek için evet dedikleri bir proje olması. Set dışında da baya sağlam kankalık ilişkileri bulunan George Clooney, Brad Pitt ve Matt Damon başta olmak üzere ekibin asıl amacı hali hazırda bir film çekerken iyi vakit geçirip hafiften de dalga geçmek. Bu anlamda baktığımızda film, serinin önceki iki temsilcisinden farklı bir konumda bulunmuyor. "Ocean's 13" yine bol entrikalı bir intikam planı bahanesiyle Hollywood'un A sınıfı oyuncularının gayet şık bir biçimde perdede arz-ı endam etmelerini ve olmadık yerlere de alaycı mizahlarını sokuşturmalarından oluşuyor. İnatlaşma amaçlı tekrarlanan diyaloglar, aktörlerin star imajlarına yapılan göndermeler ve onca karizma duruş arasına yedirilen zaaflar –bu noktada Oprah'ya dikkat diyelim- filmi seyirci için de daha özel bir eğlence haline sürüklüyor. Her bir anında yabancılaştırıcı öğelerin kullanıldığı seri ilginç bir biçimde karakterlerden çok bu karizmatik oyuncu kadrosunun macerasına dönüşüyor ve yıldızlarla seyirci arasında daha farklı bir elektrik oluşturulmasını sağlıyor.

Oyuncular dalgasını geçerken Steven Soderbegh'in de boş durduğunu söyleyemeyiz elbette. "Schizopolis" (1996) ve "Çok Özel" ("Full Frontal", 2002) gibi deneysel çalışmalarıyla kişisel sinemanın dibine vuran Soderbergh'in bu filmlerinde yaptığı teknik muziplikleri ve senaryolarına yerleştirdiği alaycı hınzırlıkları aslında her filminde irili ufaklı biçimde görmek mümkün. "Ocean's" serisi ise yönetmenin bu konuda yine kendisini serbest bıraktığı ama aynı zamanda para da kazandığı bir seri konumunda. Her zamanki gibi Peter Andrews takma adıyla görüntü yönetmenliği koltuğunda da oturan Soderbergh, serinin daha önceki filmlerinde yaptığı gibi 70'leri örnek alan ışık ve kadraj oyunlarına girişiyor. Öykünün yine Las Vegas'ta konumlanmasından ötürü işin estetik yönünün ilk filme daha yakın durduğunu da bu noktada belirtelim. Genelde filmlerinde Mary Ann Bernard adıyla kurgu masasına da oturan Soderbergh, serinin diğer filmlerinde olduğu gibi işin montaj kısmını "Traffic" (2000) ile Oscar kazanmış ve "Babil" ("Babel", 2006), "İyi Geceler, İyi Şanslar" ("Good Night, and Good Luck", 2005) gibi filmlerle de tanınan Stephen Mirrione'ye teslim etmiş. Mirrione, yine işin görüntü kısmındaki gibi 70'lerin sineması mantığında kotarmış.

İntikam bahane, gırgır şahane

Elbette film sadece oyuncuların gırgır geçmesinden ve teknik bir takım süslerden ibaret değil. En çok "Tutku" ("Rounders", 1998) ile bilinen David Levien ve Brian Koppelman'ın kotardığı senaryo, entrikaları ardı ardına sıralayıp serinin artık klasikleşmiş öykü yapısını sağlam bir şekilde kuruyor. Daha önce de belirttiğim gibi filmde -belki de artık alıştığımız için– önemli bir sürpriz olmamasına rağmen öykü onca minik gönderme ve espri arasında sağlam bir şekilde işliyor. Bunun yanında, filmin kötü adamı Willie Bank'in öyküde arzu nesnesi olarak kullanılan kumarhanesinin Vegas ortamlarında oluşturduğu hafif kaotik durum itibariyle şehrin eski zamanlarının nostaljisine de yer veriliyor. CGI teknolojisi sayesinde oluşturulan bu absürd mimarideki yapı çevresinde Vegas'ı daha çok bir inşaat alanı halinde görüyoruz. Tüm görkemin neredeyse tek bir binaya indirgendiği bu atmosferde haliyle şehrin en efsane zamanlarına da Frank Sinatra referanslarıyla bir selam çakılıyor.

Son olarak filme konuk olan diğer oyunculardan da bahsetmek gerekiyor. Seride daha önce izlediğimiz Eddie Izzard, Andy Garcia ve Vincent Cassel bu filmde de ekibimizi yalnız bırakmıyorlar. Ana kadroda yer almayan Julia Roberts, Catherine Zeta Jones, Albert Finney ise maalesef herhangi bir sürpriz yapmıyorlar. Yeni kadroda ise ufak bir rolde Julian Sands'i görüyoruz. Ancak elbette filmin asıl iki bombası Al Pacino ve Ellen Barkin. Uzun bir aradan beri ilk defa sinemalarımıza konuk olan Barkin, Willy Bank karakterinin bir nevi bekçi köpeği konumunda rol alıyor. Ancak klasik soğuk, erişilmez ve taviz vermez asistan tiplemesinden oldukça uzak ve gayet insani bir portre çiziyor. Ayrıca Barkin'in filmin en eğlenceli anlarından olan afrodizyak soslu enfes bir sahnesi olduğunu da belirtelim. Al Pacino ise ilginçtir son dönemde her filminde yaptığının aksine bağıran çağıran ve gösterişçi büyük oyunlara girişmiyor. Bir anlamda o da ana kadronun sakin ve karizmatik duruşuna katılıyor. Ayrıca Pacino'nun bu filmde vurgun bile yediğini düşünürsek, işin gırgır yanından da nasibini aldığını söylemek mümkün. Sonuçta klasik bir "Ocean's" filmiyle daha karşı karşıyayız. Adamlar eğlenmiş biz de seyredelim mantığında bakarsanız son derece eğleneceğiniz, bu yazın en keyifli filmlerinden birisi "Ocean's 13". Öyle ki, film bittikten sonra hazır ekip bu muzır yapısını koruyorken bir 14 ya da 15'e doğru gidilmesini istiyorsunuz. Ne de olsa soygun, intikam bahane, asıl amaç gırgır geçmek.

Kimler İzlemeli:

-Serinin her iki filminden de hoşlananlar.
-Ellen Barkin'i özlemiş olanlar.
-Al Pacino'yu, rüya takımla birlikte görmek isteyenler.

Kimler izlememeli:

-70'lerin sinemasal trüklerinin rahatsız edici bulanlar.
-İlk filmdeki gibi daha soygun odaklı bir film görmek isteyenler.
-Bu ekibi izlemekten bıkmış olanlar.

Kaynak: Sinema.Com - K. D. Yılmaz

 

 

Yaratık (Gwoemul)

Yaratıklar veya canavarlar sinema tarihinde, kişisel olarak bir bireyin ya da toplumsal düzeyde bir grubun bilinçaltı korkularını ifşa etmek için bulunulmaz bir fırsat sunar. Bununla birlikte anlatılmak isteneni doğrudan göstermek yerine çeşitli imalarla dile getirmek, çoğu zaman daha etkili bir yol olarak kullanılabilir. "Yaratık" ("Gwoemul", 2006) da bu doğrultuda metamorfoza uğramış bir deniz mahsulü üzerinden Güney Kore'nin korkularından biri, yani Amerika üzerine söz söyleyen bir film olarak göze çarpıyor ilk bakışta.

Joon-ho Bong ilk filmi "Flandersui Gae" (2000) ile profesör olmaya çalışan, karısıyla sorunlu, köpek düşmanı bir akademisyenin hikâyesini anlatıyordu. Bunu yaparken de ele aldığı kişinin kendi içindeki çelişkilerini gösteriyor ve az da olsa toplumdaki yozlaşmaya, rüşvete, ünlü olma hevesine değiniyordu. Bong, ikinci filmi "Cinayet Günlüğü"nde ("Salinui Chueok", 2003) ise iki dedektifin bir kasabada gerçekleşen cinayetlerin katilini arayış hikâyesini ele alıyordu. "Zodiac"ı (2007) biz bugün konuşaduralım, o film "Zodiac"ın öykü yapısını -yani seri katili araştırma işine yoğunlaşmak ve sonunda da katili açıklamamak- 4 yıl evvelden kurmuş oluyordu. Bütün bunları geçelim, işin ilginci "Cinayet Günlüğü" askeri diktatörlük döneminde geçiyor ve polislerin kimi zaman insan haklarını zedeleyen davranışlarını diktatörlük dönemiyle bağdaştırıyordu. Yani Bong'un halkına ve ülkesinin tarihine dair söyleyecekleri olduğu o zamandan anlaşılıyordu. Bunların dışında "Cinayet Günlüğü"nün, polisiye türünün kalıplarıyla oynadığına değinmeye gerek bile yok.

Bong'un üçüncü filmi "Yaratık"ı anlamak içinse Güney Kore tarihi hakkında az buçuk bilgiye sahip olmak işe yarayabilir. Ya da en azından ikiz kardeşi Kuzey Kore'nin dik başlı tavrının aksine, Güney'in ABD'nin etkisi altında bir yazgısı olduğunu akılda tutmak, filmi çözümlemek açısından ziyadesiyle faydalı olacaktır. Ayrıca Amerika'nın sözüm ona 'koruyucu' tavrına karşı, bu tavırdan memnun olmayan Korelilerin çeşitli eylemlerle bu duruma karşı geldiğini bilmek, filmdeki çeşitli 'eylem'leri anlamlandırabilmeyi sağlayabilir.

"Yaratık", Kore'deki bir Amerikan ordusu üssünde başlıyor. Amerikalı yetkili bir Koreliye zehirli kimyasalları lavaboya boşaltmasını emrediyor. Koreli bunun doğru olmadığını söylese de Amerikalı, 'yetkili' olduğundan kimyasallar sonuç olarak lağım sularına karışıyor. Bu sahne filmde gerçekleşeceklerin –ve belki de Güney Kore tarihinin?- bir özeti gibi düşünülebilir: Çeşitli sorunlara yol açan Amerikalının tavrına karşı gelmek isteyen Korelinin basiretsizliği ve Amerikalı karşısında küçük düşüşü... Zaten 'Kore'deki bir Amerikan üssü' tamlaması bile, Kore'nin kendi topraklarındaki iktidar yitiminin bir yansıması gibi. Sonrasında ise filmde zaman atlamalı bir şekilde, bu kimyasalların sonucu olarak meydana gelen devasa 'yaratık' çıkageliyor ve birer birer Korelileri haşat ediyor. Filmin geri kalanını ise bu yaratığı alt etme mücadelesi oluşturuyor. Bu noktada söz konusu yaratığın ABD'nin bir metaforu olduğunu düşünmek çok zorlama olmayacaktır herhalde. Çünkü yaratığın hayata geliş müsebbibi ABD ve hem ABD hem de yaratık Korelilerin zihninde, birbirlerine benzer bir şekilde yer alıyor; ikisi de Korelilerin topraklarında beslenen ve onlar üzerinde iktidar kurmaya çalışan bir varlık sonuç olarak. Tüm bunlarla birlikte yaratığı çökerten saldırının molotof kokteylli yani 'gerilla tarzı' bir şekilde gerçekleşmesi ve Koreli muhalif öğrencilerin ABD'ye karşı gelişlerinin buna benzer biçimlerde vuku bulması, ABD ve yaratık benzerliğine dair akıllarda pek soru işareti bırakmıyor. Yani her ikisine karşı yapılan mücadelede de benzer taktikler benimseniyor.

Filmde ara ara görülen haber bültenlerinde ise Amerikan askerlerinin kahramanlığından ve Kore hükümetinin beceriksizliğinden dem vuruluyor. Yaratıkla temas eden ailenin bir virüs saçtığından ve Koreli yetkililerin bu aileyi yakalayamamasından, basiretsizliğinden bahsediliyor. Hâlbuki iddia edildiği gibi bir virüs söz konusu değil; bu, ABD'nin dikkati başka yere çekmek ve kontrolü elinde tutmak için benimsediği bir yöntem sadece. Bültenlerde geçen bu haberlerde de yine Korelileri aşağılayan bir üslup olduğu dikkat çekiyor. Filmin sonunda, yaratık öldürüldüğünde ise haberlerin de tonu değişiyor. ABD bir virüsün olmadığını ve hata yaptıklarını kabul ediyor. Yani yaratığın öldürülmesiyle birlikte, ABD de bir 'yara' almış oluyor.

"Yaratık" bu Amerikan muhalifi tavrıyla birlikte aile dramından komediye, aksiyondan gerilime birçok tonu da içinde bulunduruyor. Yaratık tarafından kaçırılan kızlarını bulma çabası içindeki aileyi anlatarak kimi zaman hüzünlü dokunuşları içinde barından filmde, Joon-ho Bong'un önceki filmlerinde de yer alan mizah anlayışı kimi zaman su yüzüne çıkıyor. Bong, hüzünlü anlarda karakterlerinden birinin davranışı ya da sözüyle birlikte 'komik' bir durum çıkartmayı beceriyor ve ortamın ciddi havasını bir anda kırarak kendi mizah anlayışını göstermiş oluyor. "Yaratık"taki toplu cenaze töreni sahnesinde yaptığı gibi yönetmen, 'ciddi' anların ağır havasını bir anda tuzla buz ediveriyor.

Ezcümle, "Yaratık" Güney Korelilere musallat olan bir yaratığı anlatırken, heyecanı, aksiyonu, dramı, gerilimi tek koltukta taşıyor. Fakat filmin önemi, Koreliler için bilinçaltlarından kopup gelen bir canavarı alegorik bir şekilde anlatması ve doğrudan 'Amerika ülkemiz için bir canavardır' demek yerine bunu çeşitli imalarla dile getirmesinden kaynaklanıyor.

Kimler İzlemeli:

-Beyazperdede, muhalif bir tavır takınan filmleri takip edenler.
-Güney Kore sinemasına ilgi duyanlar.
-Yaratıklı, aksiyonu bol ve görsel efektine dolgun filmlerden hoşlananlar.

Kimler İzlememeli:

-Bir diğer Güney Koreli Kim-ki Duk'un minimalizmine sadık olanlar.
-'Aman canım, Hollywood zaten yeniden çevrimini yapacakmış, onu bekleyelim' diyenler.

Kaynak: Sinema.Com - Gökhan Şeker

  kültür sanat kategorisindeki en yeni içerikler
- Türk sinemasını bekleyen büyük tehlike…
- Sinemeseverler Azalıyor mu?
- Kâbe'deki Osmanlı Revakları Yıkılmayacak...
- TGRT FM 19 Yaşına Girdi....
- Van seyahatim...
- Mona Lisa'nın sırrını çözecek mezar açıldı!
- Cannes Film Festivali Başlıyor!
- İstanbul Film Festivali Başlıyor
- Burhan Kuzu’dan Gündem Oluşturacak Kitap...
- Mesir Festivali Başladı
- 3500 Vakıf Eseri Restore Edildi...
- Vizyona 6 Film Girdi...
- Oscar'a "Zoraki Kral" Damgası...
- Washington'da Osmanlı İzleri...
- Tarihî bir mevlid...
- 2010 Oscar adayları belli oldu...
- Vizyonda Bu Hafta...
- "Muhteşem" Tepki...
- Altın Küre'de "Sosyal Ağ" Damgası...
- "Muhteşem Yüzyıl"a Rekor Şikayet
- Necati Cumalı'nın bilinmeyen şiiri!..
- Mahmut hoca taburcu oldu!..
- Dizi Süreleri Kısalacak mı?
- S. Ahmet Arvasi dualarla anıldı...
- Ulucanlar İşkence Müzesi Oldu...
- Bu kategoridekileri listele
   
SaatliMaarif.com
Sınırı çizilen her özgürlük tanımı kalemimizin mürekkebidir....
Bir Derinev Yapımı